Ana içeriğe atla

“Herkes ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir.*”

Bir cümle, bazen bir yerlerde okuduğunuz, bazen birinin söylediği, bir filmde duyduğunuz ya da birinin gözünüzün içine sokarcasına haykırdığı, bir konu hakkındaki tüm düşüncelerinizi aktarabilir. Öyle bir hisse kapılırsınız ki sanki ömrünüz boyunca düşünseniz, araştırsanız ve didinseniz görüşlerinizi, düşüncelerinizi bu kadar güzel, net ve öz olarak anlatamayacakmışsınız gibi gelir.

Geçenlerde bir arkadaşla, hiç kimsenin etrafındakilere karşı dürüst ya da gerçekçi olmadığından konuşuyorduk. O gün bunu anlatmakta oldukça zorluk çekmiştim. Şimdi düşüncelerimi bu konuya bu kadar yoğunlaştırmışken bile zorlanıyorum. Yanlış anlaşılmaması için hemen belirteyim bu dürüstlük ya da gerçekçilik hayatın geneline karşı bir şey değil. İnsanların ikili ilişkilerinde kendilerine ve dışarıdakilere karşı olan dürüstlük ve gerçekçilikten bahsediyorum. Geçmişi doğal olarak bilemiyoruz ama bugün kimse karşısındakini gördüğü gibi kabul edip o şekilde yaklaşmıyor ve yargılamıyor. Kendi duyularımızla öğrendiğimiz, farkına vardığımız gerçekleri bile eğip, büküyor ve çarpıtıyoruz. Evet, kimse diğerini gerçekten olduğu kişi gibi görüp tanıyamaz ve en derininde başkalarının düşünceleri ile bir olamaz. Ancak herkesin etrafındaki kişiler hakkında kendisinde oluşmuş kişisel görüşleri ve gerçekleri vardır veya olmalıdır. Ve fakat biz bunları dahi dışa vururken hep kesip, biçip kırptıktan sonra açarız, yani kuşa çeviririz ve sonuçta elimizde bizim gördüğümüzden bile başka bir karakter ile baş başa kalırız.

Tanımadığımız veya samimi olmadığımız kişilerin bizim hakkımızda bizlerinde onların hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı taraflar için gerçekten bir önem arz etmez. Burada birey için özellikle önemli olan kişinin birincil çevresi; yani kişiliğini oluşturan, karakterinin sınır çizgilerini çizip, olabilecek ve olamayacak olanlarla kişinin yapıp yapamayacaklarını belirleyen çevresinin önemidir. Bireyin etrafındaki kişiler kendi gördükleri gerçekleri kendilerinden bile saklarken ya da değiştirirken diğeri için düzgün bir bilgi akışı ve şekillendirme, yönlendirme yapabilmesi pek mümkün değildir. Bu açıdan insanların birey olarak ve kendi kısıtlı çevreleri ile toplum olarak doğru yolda, hızlı ve sürekli olarak gelişebilmesinin en önemli temel taşı dürüstlük ve gerçekçiliktir. Bu da en iyi şekilde kişinin yakın çevresinin yönlendirmesi ile yapılabilecek bir şeydir. Dostların ve akrabaların buradaki rolü; öteki olup gerçeği kendi gibi görmek ve bu her ne kadar diğerinin gerçeği olmasa da olduğu gibi aktarabilmektir. Her bir birey, yine aynı cümleden alıntıyla, öteki olmalı ve kimse kendi olmamalıdır.

Başta da söylediğim gibi düşüncelerimi anlatmakta ve yazıya dökmekte çok başarılı değilim. Buna rağmen bu konuda sayfalar dolusu yazmak istiyorum. Bu isteğim bazen beni saatlerce oyalayıp bir o tarafa bir bu tarafa sürüklüyor ve sonunda elimde benim bile anlamakta zorluk çektiğim metinler oluyor. Bu yüzden bu konuya burada bir virgül koymak ve daha fazla uzatmamak istiyorum. Ancak başlıkta da kullandığım cümleyi bir kez daha bu konudaki düşüncelerimin uçsuz bucaksız bir özeti, hatta tefsiri olarak geçiyorum: “Herkes ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir.*”

*Martin Heidegger'ın ünlü çalışması Varlık ve Zaman'da geçmektedir.

Yorumlar

  1. Gerçeği aramakla geçecek belki de ömrün.
    Ama Mevlana 'nın sözünü de unutmamak lazım;
    "Yanlış ve doğru hakkındaki fikirlerimizin ötesinde bir alan var. Sizinle orada buluşacağım. Çimenlerin arasına uzandığınızda, dünyanın doğru-yanlış fikirlerinize ihtiyacı olmadığını göreceksiniz."

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Fikriniz varsa buradan buyurun...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nebula Bilişim 20 yaşında!

Bir misyon bir okul 20 yaşına ulaştı. Nebula Bilişim bugün itibariyle 20. Yılında… Bir masanın etrafında toplanmış dört kişi kafa kafaya ne yapacağımızı konuştuğumuz günleri dün gibi hatırlıyorum. Marka adı, logo-fatura-irsaliye-kartvizit tasarımları, muhasebe işlemleri, ofisin bulunması-dekorasyonu, kuruluş için gerekli resmi hazırlıklar. Neredeyse tüm işlemleri kendimiz yaptık. Elbette bazı arkadaşlarımızın desteklerini de hiç bir zaman unutmayacağız. Nebula’nın ilk kurulduğu günlerde maliyetlerimiz artmasın diye evimdeki masa üstü bilgisayar ve ekranlarımı ofise taşıyışım ve aylarca onları kullandığımız hala hatırımda. Mesela faks cihazına bütçe ayırmamak için yaptıklarımız bugünkü nesle çok komik gelirdi. Muhasebe yazılımı olarak kullandığımız çözümü adam etmek için az çaba sarf etmedik. Mutfak gereçlerimizi temiz tutmak için yaptıklarımızı kime anlatsam inanmaz! Aşağıdaki fotoğraflar çalışma ortamımızın ilk fotoğrafları olabilir. Yok merak etmeyin, bunları o eski günler ede...

Yardım Faaliyetleri ve Organizasyonu Hakkında

17 Ağustos 1999 depreminde sahada bizzat bulunmuştum. Yardım malzemesi yüklü kamyonlarla saha gitmiş. Elimizden gelen çabayı sergilemiştik. O gün kendi başına yapılan organizasyonların eğer çok boyutlu ve iyi planlanmamışsa başarıya ulaşmayacağını anlamıştım. Bugün geldimiz noktada 99 ile kıyaslanamayacak kadar çok yol kat etmiş durumdayız. Afet sonrası hazılıklar ve koordinasyon geçmiş ile kıyaslanamayacak kadar ileri seviyede. Yeterli mi? Değil! Daha iyi mümkün mü? Her zaman! Ancak bir konunun çok net altını çizmemiz gerekiyor. Sivil toplum kuruluşları ve yardım dernekleri bu tarz felaket anlarının vazgeçilmez kuruluşlarıdır. Onlar olmasa şu an şikayet edecek bir şeyimiz dahi olamazdı. Birkaç yıl önce (2011) bazı yardım kuruluşlarının (Deniz Feneri, Lösev ve Mehmetçik Vakfı) kurban bağışı organizasyonundaki usülsüzlükler ortaya çıkmıştı. Bu kuruluşların simsarlar ve aracılar tarafından kandırıldığı ve aslında ilgili vecibelerin ya hiç ya da eksik yerine getirildiği ortaya çıkmıştı. A...

Yobaz (Yalan İki)

Evden çıktım ve her zamanki gibi, çocukluğumda öğretildiğim şeyi tekrarladım; önce sağıma sonra soluma baktım. Bu kez her zamankinden uzun… Evin basamaklarında durduğumda sağ tarafta, kendimi bildim bileli orada olan ve görüşümü engelleyip, her daim beni rahatsız eden duvarın yerinde olmadığını fark ettim. “Görüşüme duvar örmüştü eski sahipleri ama keşke onlar geri gelse de duvarlarını ben örsem” dedim. Önceki sene sol yanımızdaki çökmek üzere olan evin girişini çevirdikleri demir bariyerleri de kaldırmışlardı. O bariyerler benimle birlikte sanki tüm semti çevreliyorlardı. Sokak kapısından her çıkışımda, tam da açık havaya çıkarken, başıma geçirilmiş ve görüşümü kısıtlayan at gözlükleri gibi görürdüm o engelleri. Sanki önce sağıma ve sonra soluma bakıp ilk anda sokağımı göremediğimde kendimi hazır hissetmezdim çıkıp dolaşmaya. Bugün bu nedenle biraz daha uzun bir süre, önce sağımda olmadığına şükrettiğim duvarı aşarak baktım ve selam verdim o tarafa doğru. Sokak uzunca bir zamandır old...